Prof. Dr. Sıtkı Göksu

Prof. Dr. Sıtkı Göksu

Ölümün De Hayat Gibi ‘Yaratılıyor’ Olması Ne Demek?

Ölüm tıpkı hayat gibi yaratılıyor mu, yoksa her makinenin bir miadı/kullanım süresi olduğu gibi onun da organların kullanım/yıpranma süresi bitince kendiliğinden gerçekleşen bir hadise mi?
Kuranı Kerim; “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur…..” (Mülk 67/2) buyurur. Üstad Bediüzzaman bu ayetin tefsirinde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur.. (yaratılmıştır)” der.

Hayatta bir ‘inşa’ ve teşekkülat var. Hayatın yaratılmasını anladık da peki ölüm nasıl mahluk oluyor, yaratılıyor?

Bizler ölümü gündelik hayatta çoğu kez mikroba, virüse, tansiyona, kalp krizine, hastalıklara, kazalara, yaşlılığa hamlederiz. Doksan yaşında ölen biri için bile taziyelerde, “merhum neden öldü?” sorusunu sormakta bir beis görmez, illa bir isme, sebebe bağlamak ister, bir sebep bulunca ancak rahat ederiz.
Kur’an’a inanıyor da olsak; “yahu 90 yıl yaşamış ölmüş, demek ki hayatı veren bu kadar takdir etmiş” demez, ölümü Allah’tan değil, hastalık, kaza, yaşlılık gibi sebeblerden biliriz. Bu okuma yanlış, en azından eksik bir okumadır.

Zira öncelikle bir canlının ,- burada- insanın varlığı ve hayatının devamı için havaya, suya, güneşe, rüzgara, bitkilere, yer çekimine , mevsimlerin deveranına ve daha bunlar gibi onlarca şeye ihtiyaç vardır.
Hayat bu nesnelerin varlığı ile devam etmektedir. Fakat bütün bu nesneler insanı tanımaz, ihtiyaçlarını bilmez, acımaz, merhamet etmezler. Hüküm sahibi ve ihtiyaçları gidermede söz sahibi değiller. Bir insanın yaşayabilmesi için yalnız kalbinin atması, hücrelerin çalışması yetmez. Söz konusu ihtiyaçların karşılanması gerekir. Halbuki bu ihtiyaçların hiç birinin dizgini bizim elimizde değil!

Öte yandan bedenimiz içerisinde haberimiz olmadan yürüyen sayısız faaliyet var. Biz akşamleyin yeyip içip yatarız. Aldığımız gıdaların ne kadarı vücudumuzda kalacak, ne kadarı çeşitli yollarla atılacak? Kalan element ve vitaminler hangi uzvumıza ne oranda gidecek buna karar veren biz değiliz. Bu noktada dağdaki çobanla profesörün farkı yok! İkisi de sadece izleyen..

Tek bir canlının hayatının devamı için evrenin nice unsuru hizmet ediyor, ettiriliyor.
Bir hücrenin hayatının devamı böylesine geniş bir nizama bağlıysa onu yaşatan kudret de bütün bu düzeni kuşatmalı, hükmü evrene geçmeli.

Yani havaya hükmedemeyen, güneşe sözü geçmeyen kalbin ömrünü belirleyemez
Dünyanın seyrine hükmedemeyen bir canlının ecelini tayin edemez.
Vefat anı da bu nizamın dışında cereyan etmiyor.

O da ilahi bir tasarruf?
NEDEN Mİ?

“Yahu bunu da mı Allaha bağladınız. Adamın kalbi yoruluyor. Nefesi kesiliyor. Gözleri görmez, kulağı işitmez dizleri tutmaz oluyor. Kısacası organlar miadını doldurmuş, ardından ölüm kaçınılmaz oluyor..” diyenleri duyabilirsiniz. Bu bakış sığ bir bakış olup, insanı ve kainatı sahipsiz zannetmenin yanında oldukça hatalı bir bakıştır.

Çünkü bu mantığa göre başta beyin fonksiyonları olmak üzere henüz organları gelişmiş, eğitimini yeni tamamlamış, hatta yurt dışında okumuş diyelim 30’lu yaşlarda bir uzman doktorun –kaza hariç- insanlığın tam da ondan yararlanacağı genç bir yaşta ölmemesi gerekirdi. Oysa 35 yaşında henüz doktor, doçent olmuş bir genç ölüyor, 90 yaşında senelerdir ölümü bekleyen yatalak bir yaşlı hasta ölmeyebiliyor. Yine adam 5 kurşun yiyor ya da 5’inci kattan düşüyor ölmüyor. Tek kurşun yeyip veya birinci kattan düşüp ölebiliyor.

Demek oluyor ki hayatı verenin takdiri olmadan isteseniz de ölemeye biliyorsunuz.
Tam da burada Kur’an’ın, hayattan önce “ölümün yaratıldığını “ zikretmesi üzerinde düşünülmesi gereken oldukça önemli bir husus. Bu ayet ve devamında yer alan ifadeler ölümün tıpkı hayat gibi sahipsiz bir yok oluş değil, bir daha dirilmemek üzere cismin dağılıp sönmesi değil, hayatın asıl sahibi Allah tarafından takdir edilen bir terhis ve bir mekan değişikliği olduğunu öğreniyoruz.

Nasıl ki toprağa düşen bir çekirdeğin zahiren çürümesine karşılık, topak altında gayet intizamlı kimyevi bir muamele ile sümbülü sonuç vermesi ölümün de yaratılmasına muteşem bir örnek ise, çekirdeğin ölümü sümbülün hayatının başlangıcı oluyorsa, insanın vefatı da yeni bir hayatın başlangıcı oluyor. Ve dikkatli bakıldığında ölümün, en az hayat kadar bir takdir ve sanat eseri olduğu görülüyor.
Özetle, insan organları miadını doldurduğu için değil, hayatı veren Allah öyle takdir ettiği için ölüyor. Kuranın dediği gibi “Her ümmetin (veya insanın) bir eceli vardır; ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler..” (Araf 7/34, Yunus 10/ 49, Nahl 16/61)

Zamansız denilse de çoğu kez, aslında tam zamanındadır ölüm. Ne bir an önce nede sonra..
Ama hepsinde Rabbin yaratması ile..

(Dr. Ziya KESRKLİOĞLU’nun yazısından iktibastır. Burada, bu sütundan kendisine teşekkür ederim.)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. Sıtkı Göksu Arşivi

Şerif Benekçi

21 Eylül 2026 Pazartesi 08:37

Mevlid Kandili

23 Ağustos 2026 Pazar 14:59

Babaya Mektup

20 Ağustos 2026 Perşembe 09:43

Anne-Babaya Hürmet ve Doğruluk

01 Ağustos 2026 Cumartesi 16:00

Ölüm Hakikati ve Biz

07 Temmuz 2026 Salı 10:47

Okur Yazar Olmak

21 Haziran 2026 Pazar 12:22

YKS ve Başarı

06 Haziran 2026 Cumartesi 11:36

Arefe ve Kurban Bayramı

25 Mayıs 2026 Pazartesi 13:00

Öldükten Sonra Dirilme-Haşir

18 Mayıs 2026 Pazartesi 09:11