İnsan hasta olunca tabii olarak derdine derman arıyor. “Derdini söylemeyen derman bulamaz.” kaidesince, kendine bir tabip arıyor.  Bizim yakalandığımız hastalıklar da hakiki veya vehmi (olmadığı halde var zannedilen) olabiliyor.

Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki kısımdır. Bir kısmı hakikî, bir kısmı vehmîdir  (olmadığı halde var zannedilen). Hakikî kısmı ise, Her şeyi hikmetle yaratan, şifa verici olan Allah, yeryüzü olan büyük eczanesinde, her derde bir deva biriktirmiştir.

O devalar (çareler) ise dertleri isterler. Her derde bir derman yaratmıştır. Tedavi için ilâçları almak, kullanmak meşrudur. Fakat tesiri ve şifayı Cenâb-ı Haktan bilmek gerektir. Derdi O verdiği gibi, şifayı da O veriyor.

Uzman, dindar hekimlerin (doktorların) tavsiyelerini tutmak, önemli bir ilaçtır.

Çünkü hastalıkların çoğu:

eldeki nimetleri kötüye kullanmaktan (nimetlerin kıymetini bilmeyip, çar-çur etmekten), perhizsizlikten (diyete, rejime uymamaktan)

ve israftan

ve hatalardan

ve sefahetten (yasak zevk ve eğlenceye düşkünlükten)

ve dikkatsizlikten geliyor.

Dindar hekim, elbette meşru bir dairede nasihat eder ve öğütlerde bulunur. Eldeki nimetleri kötüye kullanmaktan, israflardan yasaklar, teselli verir. Yani hastalığın iyi, güzel, faydalı, hikmetli, günahların dökülmesi vesile olucu yönlerine baktırıp hastayı rahatlatır. Hasta o öğütler ve o teselliye güvenip hastalığı hafifleşir; sıkıntı yerinden bir ferahlık (rahatlık) verir. Merakın kesilmesi ve hastalığın hikmetinin bilinmesi ile hastalığın onda dokuzu gider.

Amma vehmî (olmadığı halde var zannedilen) hastalık kısmı ise, onun en etkili ilâcı, ehemmiyet (önem) vermemektir. Önem verdikçe o büyür, şişer. Önem vermezse küçülür, dağılır. Bu konuyu anlamak için bazı örnekler:

Nasıl ki arılara iliştikçe insanın başına üşüşürler; aldırmazsan dağılır.

Hem karanlıkta gözüne sallanan bir ipten gelen bir hayale ehemmiyet verdikçe büyür, hatta bazen onu akılsız gibi kaçırır. Ehemmiyet vermezse, basit bir ipin yılan olmadığını görür, başındaki telâşına güler.

Bu vehmî (kuruntu ve hayale dayalı, vesveseli) hastalık çok devam etse, hakikate dönüşür. Aşırı derecede vehimli ve asabî insanlarda kötü bir hastalıktır; habbeyi kubbe yapar (en küçük meseleleri olduğundan büyük gösterir, zihninde büyütür), manevi gücü kırılır. Özellikle merhametsiz yarım hekimlere veyahut insafsız doktorlara rast gelse, şüphelerini daha çok azdırır. Zengin ise malı gider; yoksa ya aklı gider veya sıhhati gider.

Nasıl bir çizgi, hızlı hareketle bir yüzey gibi geniş görünürken, varlığının gerçekliği ince bir çizgi olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve varsayım ve hayalinle duvarları çok genişlemiş.

O dar dünyada, bir musibetin (belanın) harekete geçirmesi ile kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.

O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, şimşekten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha süratli akar.

Madem dünya hayatı ve maddi yönü olan yaşayış ve canlı hayat böyledir. Maddi yönden canlılığı olandan çık, maddi varlığı bırak,  kalp ve ruhun hayat derecesine gir. Sandığın geniş dünyadan daha geniş bir hayat alanı, bir nur alemi bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah (Allah’ı bilme ve tanıma) ve vahdaniyet (birlik, benzeri olmamak) sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah (“Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur.” ) kutsal kelimesi ile kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir. (Hastalar Risalesi’nden faydalanılmıştır.)