Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşerin zihnen kavrayışının anlayamadığı bazı sebepler ve hikmetler vardır.

Yalnız, Allah’ın dilemesi, iradesi kurallarını içine alan Allah’ın kanunlarının hükümleri, aklın varlığına bağlı değildir. Aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O ilahi kanunların hikmetleri kalb, his, kabiliyete bakar.

Bunlardan meydana gelen fiillere, o Allah’ın kanunlarının hükümleri tatbikle cezalandırılır.

 Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, Allah’ın yaratılışa koyduğu kanunların hükümlerinden olan şefkat hissine muhalefet etmiş olur.

İşte bu muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa hak etmiş olur.

Çünkü, bu musibet o muhalefete cezadır.

Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddetli şefkat ve koruma hissini nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, şefkat ve koruma hissine muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibetle, belayla yüz yüze gelir.

Hatırlatma: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, Cenab-ı Hakk’ın kainatta koyduğu fıtri, yaratılıştan olan kanunlara göre haramdır.

Said Nursi’nin o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münazarası (ilmi münakaşası) ve o âlimlerin suallerine cevap vermesi gerçekleşmiştir. Hatta kendisi hiç sual etmeden âlimlerin en zor sorularına doğru cevap vermiştir. Bediüzzaman diyor: Ben kesin olarak itiraf ediyorum ve inanıyorum ki, o hal ne harika zeki oluşumdan ve ne de şaşılacak kabiliyetimden çıkmış değildir.

Ben de çaresiz (zavallı), yeni talebe, sersem, gürültücü bir çocuktum. Hiç böyle, değil büyük âlimlere cevap vermek, belki küçük hocalara, hatta küçük talebelere de mağlûp olur bir halde idim. Doğru cevap vermekliğim, kesin olarak kabiliyetimden ve zekiliğimden gelmemiş olduğuna kesin kanaatim var. Yetmiş senedir de hayret ediyordum.

Şimdi İlâhî ihsan ile bir hikmetini anladım ki: Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç (Kur’an Tefsiri Risale-i Nurlar)  ihsan edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakipleri ve karşı gelenleri bulunacak.

İslâmlar içinde muhtelif meşrepler ve meslekler sahipleri birbirisini tenkit etmek ve eserine mukabil eserler neşretmek istiyorlar. Mutezile ve Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının hizmetçisinin başına vuracaklar. Ve rekabet veya meşrep muhalefetiyle en tesirlisi ve en müthişi medrese hocaları olmak lâzım geliyordu. Cenab-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhalif durum oldu. Risale-i Nur en ziyade alimlerin damarlarına dokundurduğu halde hocaların Nurlara karşı tenkit ederek eserler yazamadıklarının sebebi nedir? O zamanda o çocuk Said'in alimlerin sorularına karşı doğru cevap vermesi alimlerin cesaretini kırmıştır. Hiçbir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrepçe Said'e çok muhalif oldukları halde Nur Risalelerine karşı mukabil çıkmamaları, bu halin bir hikmeti olduğuna kanaatim gelmiş.

Yoksa böyle acayip bir zamanda medrese ehlinin itirazı başlasaydı, dinsizlik taraftarları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları, hem alimleri çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, en ziyade Nurların dokunduğu resmî alimler, Kur’an Tefsiri olan Nurlar aleyhinde bulunamadılar.

Çocukların seviyelerine uygun konuşmak çok önemlidir. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Aynen öyle de evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun anlayışı, onun çat pat söylediği sözlerle alışkanlık (ünsiyet) meydana gelir; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde, o insanla o çocuk arasında bir bilgi alışverişi olamaz. Allah ile insan arasındaki alışverişler de böyledir. Eğer Cenab-ı Hak insana vereceği bilgileri beşerin terazisiyle tartıp vermezse, insan, kesin olarak ne bakar ve ne de alır.